YAZARLAR

Tüm Yazıları Turan KIŞLAKÇI

Bu Eğitim Sisteminden Neden 'Şuurlu Nesil' Çıkmaz?

22.09.2018 20:20


Eğitim-öğretim yılı başladı. Okullar açıldı. Yeniden hepimiz her yıl olduğu gibi bu yıl da eğitim ve öğretim yılını konuştuk ve konuşuyoruz. Hakikatte Osmanlı’nın modernleşme adımlarının atıldığı dönemden beri eğitim ve öğretimi tartışıyoruz. Yani 200 yıldır dönüp dönüp aynı mevzuyu tartışıyoruz. Solcusu, sağcısı, liberali, demokratı, laiki, muhafazakârı, batıcısı ve İslamcısı herkes özgürlük ve eğitimden bahsediyor; fakat zihinlerimiz her nedense bir türlü kölelikten kurtulamıyor.

Bu tartışmaların yanı sıra hemen hemen mutad bir hal almış olan, birkaç yılda bir, Milli Eğitim bakanlarının değişimi ve her gelen bakanın yeni sözde yöntemler ve sınavlar getirmesi tüm eğitim-öğretim tartışmalarının üzerine resmen benzin dökmek gibi bir şey. Ünlü mütefekkirlerimizden üstade Halide Edip Adıvar, “Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri” adlı kitabında bu kötü yanlışın İttihat ve Terakki’nin bir geleneği olduğunu söyleyerek şunları not düşer: “Maarif sahasında, İttihatçılarla başlayan diğer kötü bir insiyak da maalesef zamanımıza kadar geldi, hatta azgın bir şekil aldı. Birincisi, maarifi (Milli Eğitimi) tamamen bir partiye bağlamak, ikincisi de, aynı partide vekil değişir değişmez, gidenin yaptıklarının iyisini, kötüsünü ayırt etmeden yapılanları kökünden kazıyıp yeni bir şeyler yapmaya girişmektir. Bazı radikal tedbirlerin, gerçi maarifte de lüzumu ihtimalini kabul etmek lazımdır. Fakat bunu tek şahsın, hatta partinin değil, siyaset harici bir ihtisas heyetinin, uzun vadeli çalışmaları ve planlaştırmaları sayesinde yapmak, ancak kalıcı ve faydalı olabilir. Bütün bu istikrarsızlık ve keyfilik tohumlarını atmış olmalarına rağmen, İttihat ve Terakki Devri’nin maarife hizmetini takdirle anmak gerektir.”

Kimse kızmayacaksa, açık yüreklilikle şunu itiraf etmek gerekir ki; Maarif ’imiz kurulduğu günden beri yanlış temeller üzerine inşa edildiği için ne sağcılar ne de solcular, ne laikler ne de dindarlar buna bir türlü çeki düzen verememektedir. Konuyu düzeltmek için atılan tüm adımlar da taraflar tarafından hep bir filin bir yerinden tutup tanım yapanlar gibi yavan kalmıştır. Çünkü maarifimiz, modernleşme tartışmalarının ve farklı fikri akımların ortaya çıktığı bir dönemde vücut buldu. Ortak maarif oluşturmak yerine herkes kendi görüşünü dayatacak bir anlayış ortaya koydu. Ve böylece her eğitim yılında “deve boynun neden eğiktir” sorusunu sormaya devam edip duruyoruz.

MAARİF NEZARETİ’NDEN MİLLİ EĞİTİM’E

Biraz geçmişe gidip ilk hatanın temellerinin nerede atıldığını araştırdığımızda önümüze şu mevzu çıkıyor: “İlk Milli Eğitim Bakanlığı ilk adıyla Maarifi Umumiye Nezareti 17 Mart 1857 yılında kuruldu. 2 Mayıs 1920 yılında Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) adını aldı ve sonra 1922 yılında kapatıldı. 1926 yılında da Maarif Vekâleti yerine Milli Eğitim Bakanlığı kuruldu. Maarif Bakanlığımız Fransa’daki eğitim-öğretim sisteminden etkilendiği için, o dönemde mekteplerde Fransızca dersleri verildi ve Fransa’ya öğrenci gönderildi. Ünlü Fransız yazarların eserleri Osmanlıca ’ya çevrildi; pozitivist ve materyalist felsefe kitapları tercüme edilip ders kitabı olarak okutuldu. 1867’de, Sultan Abdülaziz döneminde, Fransa Eğitim Bakanı Victor Duruy’e Osmanlı eğitim kurumlarının sistemleştirilmesi için bir proje hazırlatıldı. Bu çerçevede 1868’de Selanik, Edirne, İstanbul, İzmir, Tarsus, Kayseri, Şam, Beyrut, Kudüs ve Kahire’de Misyoner okulları ve Fransız kültürünün egemen olduğu okullar açıldı. Victor Duruy’nin raporundan etkilenerek de 1869’da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi (Eğitim Kanunu) çıkartıldı.

Tanzimat ile başlayan modernleşmenin sonuç vermesi ise Sultan İkinci Abdülhamid dönemindedir. 1876 anayasası ile ilkokul eğitimi ve cami yapılan her köye de bir ilkokul yapılması zorunlu hale getirildi. Fransızların eğitim sisteminden rahatsız olan Sultan Abdülhamid de, Maarif Nezareti için ilk başta İngilizlerden rapor ister. Daha sonraki dönemlerde de Almanlardan böyle bir talepte bulunur. İlginç olan şudur ki, Sultan Abdülhamid’i tahtından indirenler de onun açtığı okullarda ve aynı fikirlerle yetişen gençlerdir. 1908’de Abdülhamid’in tahtından indirilmesi sonrası iktidara geçen İttihat ve Terakki Hükümeti de maarif konusunda Almanlarla işbirliği yapmıştır. Bu dönemde tesis edilen modern üniversitelere aralarında tanınmış simaların da olduğu 19 batılı profesör ve Alman üniversitelerinde okumuş Türk asistanlar atanmıştır.

Cumhuriyet döneminde de 20. yüzyıla damgasını vuran pragmatist eğitim felsefesinin en önemli temsilcilerinden John Dewey’den maarif konusunda destek alınmıştır. Dewey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında (19 Temmuz-10 Eylül 1924 tarihleri arası) dönemin Eğitim Bakanı’nın (Vasıf Çınar) daveti üzere ülkemize gelmiştir. İstanbul, Ankara ve Bursa’da gözlem ve incelemelerde bulunduktan sonra maarifimiz hakkında bir rapor hazırlamıştır. Bugüne değinde eğitim sistemimiz hep bu minval üzere gitmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığımız bu raporlar eşiğinde yol alırken, entelektüellerimiz arasında eğitim konusundaki fikri münazaralar, tedrisatın merkezileştirip merkezileştirmeme, mektep-medrese kavgası, vakıf mektepleri ve maarif mektepleri kavgası vb. daha birçok konu Batı’nın Ortaçağ zihniyetiyle tartışıldı. Batılı geçinen cehalet ile dindar geçinen softalık arasında süren kavga, maalesef bugün halen hiç değişmeden, daha doğrusu seviye ve bilinç düzeyi daha da düşerek, 200 yüzyıldır nasılsa, aynı istikamet üzere devam etmekte. Bu da maarifimizi, hem laik cahil tarikat ve cemaatlerin hem de dindar geçinen cahil tarikat ve cemaatlerin eliyle iki yobazlığın uçurumuna sürüklemiştir.

EĞİTİM VE ÖĞRETİMDE İLK MİLLİLEŞME

Eğer yanlış ifade etmiş olmaz isek, eğitimde ilk millileşme Suriye asıllı ünlü Arap düşünür, eğitimci, teorisyen ve siyasetçi Mustafa Satı el-Husri namı diğer Mustafa Satı bey döneminde başlamıştır. 2. Meşrutiyet döneminin ünlü eğitimcisi olan Satı Bey, 1908’de Darulmuallimin-i Aliye müdürlüğüne tayin edildi. Okulun öğretim programını ve personelini yenileme çabalarıyla dikkat çekti. Eğitim ile ilgili dergiler çıkardı ve konferanslar verdi. 1910’da Batı Eğitim sistemlerini incelemek için Avrupa’ya seyahat etti. 1911’de Anadolu ve Rumeli gezilerine çıktı. Maarif nazırı ile eğitim konusunda sık sık anlaşmazlığa düştü. 1914’te ikinci kez Avrupa seyahatine çıktı. Bu gezide daha çok anaokulları üzerinde durdu. 1915’te Yeni Mektebi kurdu. Kurduğu anaokulun başına kız kardeşi Neriman hanımı getirdi. Kumkapı’da açılan ve daha sonra Teşvikiye’ye taşınan okul onun İstanbul’dan ayrılmasından sonra Fevziye Mektebi adını aldı. 1916’da Hüseyin Hüsnü Paşa’nın kızı Cemile Hanımla evlendi. 1917 yılında Osmanlı’nın Arap coğrafyasından çekilmesinden sonra Temmuz 1919’da aldığı bir kararla İstanbul’dan ayrılarak Suriye’ye gitti. Modern Suriye ve Irak devletlerinde Milli Eğitim Bakanlığı yapan Satı Bey, 1968 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Satı bey, hem Türkiye hem de Arap âleminde birçok ünlü ismin yetişmesine vesile olmuştur. II. Meşrutiyet aydınlarının 'Türk Frobeli' diye adlandırdıkları Satı Bey'in hâlihazırda piyasada bulunan kitaplarından bazıları şunlardır: "Eğitim Bilimi, Eğitim ve Toplumsal Sorunlar Üzerine Konferanslar, Vatan Fikri ve Terbiyesi, Fenn-i Terbiye, İbn-i Haldun Üzerine Araştırmalar ve Eğitime Dair Layihalar."

Kısacası 1839’da Gülhane Hattı, 1876 ve 1908’de Kanunu Esasi ve 1923’te Teşkilatı Esasiye Kanunu ile tarihimizde yaşanmış bu dört devrin ilk, orta, lise ve üniversitelerimiz üzerinde tesirleri çok büyüktür. Kültür tarihçisi Osman Nuri Ergin (1883-1961)’in kaleme almış olduğu “Türk Maarif Tarihi” maarif sistemimizin Selçuklulardan bugüne değin kat etmiş olduğu yolu çok iyi özetlemektedir.

EĞİLME! DİK DUR! YENİ ŞUUR

Eğitim “ağaç yaş iken eğilir” atasözünden evirilerek ortaya çıkmıştır. Eğitim eğmek kökünden türetilmiştir. Ünlü şairimiz Ataol Behramoğlu “Kızıma Mektuplar” adlı şiir kitabında, “Kızım sana ağaç yaşken eğilir derler, ama sen ağaç değilsin, senin görevin dik durmaktır” der. “Okulda Öğütler ve Yanıtlar” başlıklı şiirinde de şunları not düşer Behramoğlu:

“-Ağaç yaşken eğilir
Bu atasözünü ezberleyin
-Ama insana dik durmak yaraşır
Diyordunuz demin.”

“Eğitim kamu yararı adına kişiliğin yok edilmesidir” diyen Ünlü Alman Filozof Friedrich Nietzsche (1844-1900), “Putların Alacakaranlığı” adlı kitabında “Bu ülkede asıl, eğitimcilerin eğitilmeye ihtiyaçları var” diye seslenir. Eğitimin bir başka tanımında şöyle denir: “kişide istenildik davranışlar oluşturma bilimidir.” İnsanlık bugün gelinen noktada modern eğitim sistemlerine karşı isyan etmekte ve “sen benim davranışlarımı nasıl belirleyebilirsin?” diye haykırmaktadır. En basitinden eğitim öncesi çocukların sordukları akıllıca sorulara bakın ve eğitim sonrası aldıkları hale bakın. Bu bile eğitim sisteminin insan bilinç ve davranışıyla nasıl oynandığının en önemli göstergesidir.

Ünlü Alevi şairlerimizden Miskini mahlasıyla tanınan Sait Küçük, daha sonra Türkü yapılan bir şiirinde eğitimin insanı düşürdüğü hali şu dizelerle çok iyi özetlemektedir:

“Miskini’yi eğittiler
Dane dane öğüttüler
Dil bilmezdim öğrettiler
Dile çevirdiler beni.”

Eğitilmiş daha doğrusu eğriltilmiş insan kaypak ve omurgasızdır. Orijinal kalamayan herkes bir şekilde dönüşür. Dönüşen her insan da yeni bir insan olmaz bilakis orijinalliğini kaybettiği için kaypaklaşır. Bundan dolayı birçok düşünürümüz eğitim yerine maarifi kullanmayı tercih etmiştir. Çünkü maarif, arefe (bilmek, tanımak, hakikatine vakıf olmak) kelimesinden türetilmiştir. Zira bir Hadis’te Hz. Peygamber (sav) “Men arefe nefsehu feqad arefe Rabbehu / Kendini tanıya Rabbini tanır” buyurmuştur. Cemil Meriç “Kültürden İrfana” ve “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitaplarında milli eğitimin hakikat aşkından geçtiğini belirtmektedirler. Bilmek, anlamak, fehm ü idrak etmek, hakikatine vakıf olmak gibi manalara gelen “arefe” sözcüğünden marifet, maarif, arif, arife, irfan vb. birçok kelime türetilmiştir.

Velhasıl kelam, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” deyimi sadece medreseler için değil okullarımız için de söz konusudur. Hatta aydınlarımız bile her yıl “eğitim-öğretim” yılında aynı teraneyi döner döner okur. Bundan kurtuluşun yolu da toplu bir bilinçten geçer. Bilinç Arapça şuur demektir. Arapça ’da şuur, şiir ve saç manasındaki şa’r aynı kelimeden türetilmiştir. Zira bunun içindir ki, kıl inceliğinde söz söylemeye şiir ve iki kıl arasındaki farkı anlayacak kadar derinleşmeye ve gözü pekliğe de şuur denir. Büyük tasavvuf Şeyhi Abdülkadir Geylani; “Ariflik zifiri karanlıkta ak sütün içinde ak kılı görmektir” der. Ünlü şairimiz Necip Fazıl Kısakürek’te “Gençliğe Hitabe”sinde bu ifadeyi şöyle dile getirir: “Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik…”

Şuur öğretilir bir şey değildir. Ne mutlu şuurlu ve bilinçli nesillere!

Son Haberler

Gündem

Cumhurbaşkanı Erdoğan pankart açan ODTÜ'lü öğrencilerle görüştü!

Gündem

Cemal Kaşıkçı olayında delil bulundu ve konsolos ülkesine döndü!

Medya

Acun Ilıcalı'dan Zuhal Topal'a dava!

Spor

Fatih Terim imzayı attı!

Dünya

Ukrayna'da bir savaş uçağı düştü!

Politika

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan 'af' mesajı!

Spor

Başakşehir'den Arda Turan'a tarihi para cezası!

Politika

Bakan Çavuşoğlu'ndan ABD'ye net mesaj!

Medya

Can Dündar hakkında kırmızı bülten!

Gündem

Bahçeli: 'Brunson kararı milletimiz üzmüş ve yaralamıştır'

Ekonomi

Sanayi üretim endeksi açıklandı!

Gündem

Meclis önünde hareketli anlar!