Son Haberler

Politika

İşte AK Parti anketlerindeki son durum!

Spor

Beşiktaş'a müjdeli haber!

Magazin

Mehmet Ali Erbil için kritik gün!

Dünya

'Sikkelerin sultanı' idam edildi!

Gündem

İşsizlik rakamları belli oldu!

Ekonomi

Ulaştırma Bakanı Turhan'dan kritik açıklamalar!

Gündem

1 yılda bin 289 terörist etkisiz hale getirildi!

Gündem

Bursa'da tarihi Kayhan Çarşısı'nda yangın çıktı!

Politika

Ahmet Türk, CHP lideriyle gizli randevuyu anlattı!

Gündem

Dünyaya flaş Kaşıkçı cinayeti çağrısı

Gündem

Bayburt'ta okullara kar engeli

Gündem

Hava harekatında 4 terörist hava uçuruldu

YAZARLAR

Tüm Yazıları Mesut SEVGİLİ

Yakıtımız temiz olsun!

19.10.2018 17:07


1800’lü yıllarda Anadolu’yu özellikle de İstanbul’u gezmiş olan bir Fransız, ülkemizde ticaret yapmayı düşünenler için şu tavsiyelerde bulunur: “Eğer alışveriş yaptığınız tacir bir Yahudi ise pazarlığı sıkı tutun. Göreceksiniz ki malı istediği ücretin yarısına hatta daha da ucuza alacaksınız. Bu kişi bir Ermeni ise aynı pazarlıkla %40, Rum ise %25 daha ucuza mal edeceksiniz. Fakat ticareti Müslüman bir tacirle yapıyorsanız gönül rahatlığıyla istediği ücreti verebilirsiniz; çünkü onlar malın değeri neyse onu isterler. Bu onlar için ahlaki bir düsturdur ve bir Ahilik geleneğidir. Dinleri de onlara orta yolu tutmalarını ve hiçbir işte aşırıcılığa sapmamalarını emreder.” (1)

Geçenlerde bizatihi yaşadığım bir hadiseyi aynen naklediyorum. Karadenizli bir tüccar anlatıyor: Uzun süre kendisinden mal alan bir Yahudi, bir gün ziyaretine gelerek ona başka bir arkadaşını da tavsiye edip kendisinden mal alabileceğini söylüyor. Türk tüccar bundan memnun olup gelebileceğini ve kendisine elinden geldiğince yardımcı olacağını belirtiyor. Gel zaman git zaman bu Yahudi vatandaş gelip bizim tüccardan alışveriş yapmaya başlıyor. Başlangıçta aldığı ürünlerin ücretini güzel güzel öderken sonraları bunu aksatıyor ve epeyce borcu birikiyor. Alışverişi de kesince bizim tüccar arayıp alacağını istemek zorunda kalıyor. Yahudi tüccar ilk zamanlarda ilerisi için gün verirken daha sonraları telefonlara bile cevap vermez oluyor. Bu durumu diğer Yahudi müşterisine söylemekten utanan Karadenizli tüccarımız uzun bir süre bekliyor ama bir gün onu ziyarete gelen Yahudi tüccarla sohbetleri sırasında biraz mahcup bir şekilde de olsa mevzuyu ona anlatıyor. Buna çok şaşıran Yahudi tüccar hemen diğer Yahudi’yi arayıp bizim Karadenizli tüccar için randevu ayarlıyor. ve eline İbranice yazılmış bir pusula tutuşturup bunu diğer Yahudi’ye götürüp vermesini söylüyor. Ertesi gün randevuya giden bizim tüccar Yahudi’nin konuşmalarından parayı vermek istemediğini anlayınca daha fazla orada oyalanmamak ve sonra gelmek üzere kalkıyor. Çıkarken diğer Yahudi tüccarın vermiş olduğu kâğıt parçasını ona uzatıyor. Üzerinde İbranice yazılı bir not bulunan kâğıdı alıp okuyan Yahudi hemen panik halinde içeri fırlayıp bütün borcunu getiriyor. Eline aldığı bir tomar parayı masaya bırakıp tüm borcunu ödemek istediğini söylüyor. Bizim tüccar bu ani değişim karşısında meraklanır ve kâğıtta ne yazdığını kendisine söylemesini ister. Borcunun tamamını bir defada ödeyen Yahudi bütün ısrarlarına rağmen ne yazıldığını söylemez. Tüccar eğer o kâğıtta ne yazdığını kendisine söylemezse parayı almayacağını söylüyor. Bunun üzerine Yahudi tüccar söylersem üzülürsün dese de o ısrar edince şu cevabı verir: “Arkadaşım bu kâğıtta bana diyor ki ‘Ey kardeşim, sen de mi Türkler gibi ticaret yapmaya başladın!..’

Bu sözü duyduğumda tepeden tırnağa irkildiğimi hatırlıyorum. Bir Yahudi’nin benim dinim, benim milletim hakkında düşündüklerine mi yanayım yoksa bir Müslüman olarak bu adamlara bunu neden düşündürdüğümüze mi yanayım, bilemedim! Altı yüz sene cihana adaletle hükmetmiş bir medeniyetin çocuklarına bugün söylenecek söz mü bu? Yazıma başlarken bir Yahudi’nin bir Ermeni’nin bir Rum’un değişmeyen ticaret ahlakından bahsetmiştim. Neden bir Türk için bu kelimeler bugün sarf ediliyor. Tembellik deyin yahut öz benlik çatışması içinde bir neslin harcanması deyin...

Merhum şairimiz Mehmet Akif’in söylediği hatırıma geldi: I. Dünya Savaşı yıllarında İstiklal şairimiz Avrupa’ya seyahate çıkar. Dönüşte; “Avrupa’yı nasıl buldunuz?” sorusuna şu ilginç cevabı vermiştir: “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi…” Tam da bugünümüzü özetleyen bir cümle değil mi?

Yahudi tüccarın o kâğıtta yazdıklarıyla ilgili ne derece doğru söylediği tartışılır ama biz bugün içine düştüğümüz bu içler acısı durum karşısında başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmeliyiz.

Mesela neden benim yurdumun insanı döviz kurlarındaki hareketliliği bahane ederek belki de dövizle hiç alakası olmayan ürünlere bile üç katı zam yapabiliyor?

Neden muhafazakâr diye bildiğimiz tüccarlar malını satabilmek için yalan söyleyerek mal satıyor, yemin ediyor, sözünde durmuyor, borcunu gününde ödemiyor, fiyatı yüksek tutup algı yapıyor? Mal stok yapıp kârını katlarken “kriz var diyerek” yıllarca emek vermiş işçisini kapının önüne koyabiliyor?

Bu soruların cevabını ararken bir de buna sebep olan nedenlere bakalım:

Kâinat hiçbir boşluğu affetmez ve bir alan boşalmışsa muhakkak orası başka şeylerle doldurulur. Din ve ahlaki düsturlar için de bu durum geçerlidir. Son yüzyılda Batılılaşma adına bu alanlar boş bırakılmış ve başka huy ya da davranışlar bu alanları doldurmuştur.

Faiz gibi ticarete zarar veren şeyler sevgi ve güven ortamına zarar vermiştir

Dünyevileşmeyle birlikte kardeşlik bağları zayıflamış bu da çıkar odaklı alışverişi yaygınlaştırmıştır… Müslüman kardeşine borç vermek, destek olmak eski günlerde kalmış; insanlar banka kuyruklarına girerek faizlerle kredi almak zorunda bırakılmış.

Gülü koklarken dikeni incitmekten korkan nesillerden hedefine ulaşmak için babasını bile tanımayan nesillere geçişimiz, yukarıda bahsedilen sebepler ve toplumu yozlaştıran diğer konuların bileşiminin bir sonucudur.

Yeniden bu hasletleri kazanmamız için yetişmekte olan nesillerden başlamak üzere toplumun tüm fertlerine ahlaki değerlerin anlatılması gerekir. Başta haber programları olmak üzere tüm basın yayın organlarında ve eğitim kurumlarında “yerli ve millî” duygular vurgulanmalı, ticarete ve günlük yaşama dair güzel örnekler gösterilmelidir. Basın yayın diyorum çünkü bireysel anlatılar cılız kalmakta; bir kişiye iyiliği anlatırken milyonlar ekran başında zehirlenmekteler. Medeniyetimize ait olmayan davranışlar, özünden kopamayan ama tam manasıyla karşı tarafa da geçemeyen toplumumuzu içinden çıkılmaz bir boşluğa düşürmektedir.

İçine düşürüldüğümüz bu duruma rağmen ümitli olmamız gerekir; çünkü Allah isterse bu milleti yeniden kalkındırıp ve cihana adalet dağıtan bir medeniyete dönüştürebilir. Yeter ki yakıtımız temiz, kazancımız helal olsun!...

Bizim asıl düşmanımız tembelliktir… Bize düşen, ailemizden başlayarak tüm toplum için dua edip iyi niyetle çalışmaktır. Unutmayın ki tamamlanan iyi işler, iyi niyetlerle başlamıştır!

 

Kaynak:

(1) Fransız tarihçi M. Abdolonyme Ubicini'nin Osmanlı'da Modernleşme Sancısı kitabından alıntıdır.