Son Haberler

Ekonomi

O paraları geri alabilirsiniz: Full pakete iade

Gündem

Kılıçdaroğlu kurnazlığı: İnceciler İP'e peşkeş çekildi

Spor

Zirvenin tek sahibi Başakşehir

Politika

Açtıkları çukurları onlara mezar edeceğiz

Gündem

Üs bölgelerine saldıracaklardı jetler imha etti

Spor

Galatasaray taraftarından Arda'ya ıslıklı tepki!

Spor

Beşiktaş yıldız oyuncuyla yollarını ayırdı!

Gündem

Marmara'da korkutan deprem!

Gündem

Bir kişi raylara düştü, metro seferleri durduruldu!

Gündem

Tren kazasıyla ilgili korkunç itiraf: "Makas değiştirmeyi unutmuş olabilirim"

Gündem

Hırsızlıkla suçlayan market görevlilerine 27 yıl hapis istemi!

Gündem

Kızıldeniz'de altın arayacağız!

YAZARLAR

Tüm Yazıları Can Kemal ÖZER

Tebrikler Türkiye! Bir Derdimize Daha Derman Olmuşsun

25.09.2018 19:20


Biz sıradan bir millet ve devletin varisleri değiliz. Osmanlı bir devletten ziyade; ilim, irfan, âdâb-ı muaşeret, hikmet ve nezaket medeniyetiydi ve biz de O’nun torunlarıyız.

Yedi düvele adaletiyle nam salmış bir devlet ve medeniyet olan Osmanlı’da hiçbir şey tesadüfen yapılmazdı. Her fiilin bir gayesi vardı ve bir hikmet ile icra edilirdi.

Mektepler bir kişinin açılsın veya kapansın demesiyle açılıp kapanmazdı. Bir çocuk, bir mektebe tesadüfen gitmezdi.

Her kimin neye istidadı varsa o yönde tedris görür, yetiştirilirdi.

Asil bir ailenin evladı da, sade bir köylünün çocuğu da insanca muamele görür, kabiliyetli ise hak ettiğini elde ederdi.

Bir makama biri getirilecekse; asaletine, asabiyetine, ilmine ve ahlakına bakılırdı.

Değil lisan öğrenmek, basit bir meselenin halli için dünyanın dört bir yanına icap ederse gidilirdi. Bırakın başkasına benzemeyi, başkası bize benzemek için yol arardı.

Avrupa denilen yerdekiler, bizi taklit etmek için yarış ederdi.

Ama ne zaman ki biz kendimiz olmak yerine başkasına benzemek istedik, işte o zaman içten içe çürümeye başladık.

Ne olduysa Balta Limanı anlaşması ile oldu.

Kabiliyetli gençleri, batıya lisan öğrenemeye gönderdik. Pek çoğu mason olup döndüler. Ağır ağır çöküyorduk.

Devir değişmiş, başta İngilizler olmak üzere pek çok Siyon mensubu, dünya milletlerinin kabiliyetli çocuklarını devşirmeye başlamıştı.

Bize kahraman olarak pazarlanan Gandi şöyle diyordu: “Biz, her şeyden önce Büyük Britanya İmparatorluğu'nun İngiliz yurttaşlarıyız. İngilizler şu anda haklı bir dava uğruna, insan şerefinin ve medeniyetinin iyiliği ve şanı için dövüştüklerine göre, bize düşen görev açıktır: İngilizleri desteklemek için elimizden geleni yapmak, canımızla ve malımızla savaşmak”

Hintli Gandi İngilizleşmişti. Onun İngilizleşmesini, İngiliz siyasetçi Lord Mmacaulay şöyle izah etmişti: “Gandi renk ve kan bakımından bir Hintli, lakin zevk, anlayış ve ahlâk bakımından tam bir İngiliz…”

Hindistan’ı parçalatıp, üç beş devlete böldürerek, Müslümanların azınlık haline gelmesine neden olan M. Ali Cinnah da, Gandi gibi derisi Hintli, ruhu İngiliz’di. Zira ikisi de, İngiliz tarafından Londra’da aynı okulda, aynı tornadan geçirilmişti.

Osmanlı ve Cumhuriyete hâkim olan 1800 ve 1900’lü yılların nesli de bir ölçüde böyleydi. Önce lisan öğrenme uğruna, sonra da başka gerekçelerle gittikleri yerlerde devşirilmeyi kabul ettiler.

Neticesi ortada!

Hafta içi, Adalet Bakanlığı bir basın açıklaması yaptı, resimler yayınladı. Açıklamaya göre, Hâkim ve savcıların Çin'de dil eğitimi almaları için Çin yönetimi ile protokol imzalanmış.

Ankara Hakimevi'nde düzenlenen programda, Adalet Bakan Yardımcısı ile Çin Cumhuriyeti'nin Ankara Büyükelçisi protokole imza koymuşlar.

"Türk Yargısının Adli ve İdari Kapasitesinin Güçlendirilmesi Amacıyla Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarının Yabancı Dil ve Lisansüstü Eğitim Projesi" kapsamında 8 hâkim ve savcı, Çin'in başkenti Pekin'de Kamu Güvenliği Üniversitesi'nde Çince eğitimi alacakmış...

Evet, çok mühim iş yapmış, adlî teşkilatın en mühim meselesi olan Çince öğrenme derdini de bu şekilde hall-ü âsan etmişiz.

Yine bu hafta Çin rejiminin işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da Müslüman ailelerin çocuklarının çeşitli bahanelerle el konulup, yetimhanelere götürüldüğü açıklandı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün yayımladığı son rapora göre, Çin'de bir milyondan fazla Uygur Türkü ve diğer Müslüman azınlık toplama kamplarında tutuluyor.

Amerika ile kriz yaşayınca ibreyi zalim Çin’e çevirerek meselelerimizi halledeceğimize inanan varsa, onlara diyeceğimiz şey biraz tarih okumaları.

Hiç olmazsa Cumhuriyet tarihine kısaca bir bakmaları…

Bu vesileyle, Osmanlı Medeniyetinin mektepler açılınca icra ettiği bir güzelliği aktaralım.


ÂMİN ALAYI YA DA BED'-İ BESMELE CEMİYETİ
Osmanlılar döneminde mektebe yeni başlayan çocuklar için “âmin alayı” adı verilen bir tören düzenlenirmiş.

Halk arasında “âmin alayı” denilen bu törene devlette ise “bed'-i besmele cemiyeti” adı verilirmiş.

Âmin alayı genellikle pazartesi veya perşembe günleri düzenlenirmiş.

Âdete uygun olarak okula başlayacak çocuğun ailesi bir gün önceden mektebin hocasına haber gönderirmiş.

Hoca da merasim günü çocukları sıraya dizer, öndekiler yüksek sesle ve koro halinde ilahiler okuyarak, arkadakiler de beyit aralarında “âmin” diye bağırarak neşe içinde çocuğun evine gelirlermiş.

İstanbul'da oturan aileler ise, okula başlayacak çocuğu törenden evvel, Sahabe-i Kiram’ın büyüklerinden Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b. Küleyb el-Ensârî (r.a.) yani Eyüp Sultan hazretlerinin türbesine götürerek birlikte dua ederlermiş.

Mektepten hareket eden âmin alayı eve doğru yaklaşırken çocuk kapıda bekletilir, eve gelince hoca dua eder, arkasından herkes “âmin!” dermiş.

Daha sonra çocuk, önceden süslenerek hazırlanmış bir arabaya veya “midilli” adı verilen ata bindirilir ve ilahiler söylenerek çıkılırmış.

Çocuğun ailesi ile davetliler ve halk, kafilenin arkasında giderlermiş. Şehrin sokaklarında bu şekilde bir müddet dolaşılarak, çocuk mektebe getirilirmiş.

Yine usulüne uygun olarak hocasından ilk dersini aldıktan sonra, onun ve davetlilerin ellerini öper, talebelerden birisi “aşr-ı şerif” okur ve hocanın yaptığı dua ile tören bitermiş.

Tören sonunda çocuğun ailesi varlıklı ise yemek ikram eder, hocaya, kalfaya, ilahi okuyan ve âmin alayına katılan bütün çocuklara hediyeler ve harçlıklar dağıtılırmış.

Bu güzel adet, çocuklarda büyük bir okuma arzusu uyandırırmış.

İnsan, tarihinden bihaber olunca, öğrendiği üç-beş lüzumsuz bilgiye bakıp kendini âlim sanabilir.

Osmanlı’nın kendisi bir yana, kitap sayfalarındaki bilgileri bile bizi heyecanlandırmaya ve hayran bırakmaya yetiyor.

Bırakınız başka lisanları, Türkçeyi bile öğretemediğimiz ortada. Türkçe konuşmasını becerebilen kimselerin son derece azaldığı, Kemalizm’in uydurduğu ve “sözcük” adını verdikleri gayri meşru sözde kelimelerle Türkçe konuştuğunu sanan Cumhuriyet çocuklarının ne mefkûresi, ne de lisan öğrenmesi mümkün?